İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Zalimin Zulmü Varsa…

Son güncelleme tarihi Mayıs 25, 2021

Son günlerde medyaya yansıyan haberler, görüntüler ve yorumlara bakılırsa, İsrail hükümetinin uyguladığı şiddeti kınama yarışına girilmiş gibi görünüyor. Elbette yapılan zulümdür. Buna vicdan, izan ve akıl sahibi  hiç kimsenin itiraz edebileceğini düşünmüyorum. Vicdan, izan ve akıl sahibi olmak ve dahası, onları kullanıyor olmak önemli. Öneminden aşağıda bahsedeceğim.

Öte yandan, biz psikiyatristler, olayın kendinden ziyade, arka planda olan bitene, görünenden ziyade görünmeyene, olayları doğuran düşünce ve inançlara (buradaki inanç dini bir terim değildir) odaklanmaya, satır aralarını okumaya alışık olduğumuz için bu olan bitenin kendimce izahını yapmaya çalışayım.

Dünden Bugüne İsrailoğulları

Mısır’dan Çıkış Kitabı‘na göre Musa, halkının, yani köleleştirilmiş bir azınlık halk olan İsrailoğullarının nüfuslarının arttığı ve bu nedenle Firavun‘un, İsrailoğullarının Mısır’ın düşmanları ile iş birliği kuracağı endişesini duyduğu bir dönemde doğdu. Firavun, İsrailoğullarının nüfusunu azaltmak için tüm yeni doğan İbrani erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiğinde, Musa’nın annesi Yohebed onu gizlice sakladı.

Firavun’un kızı Bithia‘nın, Nil Nehri’nin yakınlarında bebek olan Musa’yı buldu, sahiplendi ve dolayısıyla Hz.Musa firavun kraliyet ailesinde büyüdü. Halkının kötü muamele görmesi Musa’yı, halkı ile birlikte Kızıldeniz’den Midian’a kaçmaya iteledi. Orada, Horeb Dağı‘ında, yanan bir çalı içerisinden çıkan Rab’bin Meleği ile karşılaştı ve onunla konuştu.

On Bela‘dan sonra Musa halkını, İsrailoğullarının Mısır’dan Çıktıkları yerin ötesine götürdü. Ardından Musa’nın On Emir‘i aldığı Sina Dağı‘na yerleştiler. Yaklaşık 40 yıl bu topraklarda yaşadıktan sonra Musa, Nebo Dağı‘nda, Vaatedilmiş Topraklar üzerinde yaşamını yitirdi.’’

tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Çıkış&action=edit&redlink=1(yeni sekmede açılır)

Yukarıdaki alıntı bize aslında yahudi topluluğunun 2. Dünya Savaşında uğradıkları insanlık tarihinin en vahşi soykırımından önce de ‘mağdur’ olduklarını gösteriyor. Yani, mağduriyet o toplumun genetik yapısında var da denebilir. Sürekli bir travma var. Sürekli bir tehdit algısı var. Hz. Musa kavmini 40 yıl boyunca çöllerde peşinden götürmüş. Derler ki, Hz. Musa bu şekilde en az 2 neslin ölüp, köle olduğunu bilmeyen, anımsamayan yeni bir yahudi toplumu gelişsin istedi. O yüzden, ‘onlar Sina yarımadasına köle ve mazlum olarak girdi, çıktığında ise artık birer zalim idiler’ deniyor. Belki öyledir, belki değildir bilinmez, ama bilinen bir gerçek varsa, o da mağduriyeti çok iyi kullandıklarıdır. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, nesilden nesile travmalarını, mağduriyetlerini uğradıkları haksızlıklarını aktardılar.

Psikoloji Bu Konuya Ne Diyor?

Zalimin izzeti mazlumun zilletine muhtaçsa şayet, bu kavga devam eder bilâ nihayet.

Mazlum bulursa fırsatı bir gün, oluverir o da zalim büsbütün

SN

Anna Freud’un dürtülerin savunma üzerindeki etkilerini tanımlarken ortaya koyduğu yeni savunma mekanizmalarından birisi de saldırganla özdeşimdir. Mağdurun kaygı ile baş etmesinde neler yaptığını tanımlar. Travmaya maruz kalan bir birey, saldırganına karşı koyamadığında saldırganı ile özdeşleşir. Ve ‘demeki ki, zulüm yapılabilen bir şey. Bana yapılıyorsa, demek ki ben de yapabilirim’ diye düşünmeye başlar ve şiddeti normalize eder. Örneğin, evde babasından dayak yiyen çocuğun okula gittiğinde kabadayılık yapması buna bir örnek olarak verilebilir. 

Unutmadan belirtmem gerekir ki, nörobiyolojik açıdan baktığımızda, yaşanmış olan travmalar genetik yapımızı da etkileyerek epigenetik değişiklikler de yapar. Örneğin serotonin maddesinin yapısını bozarak, stres ve kaygıya yatkınlığı beraberinde getirebilir. Dolayısıyla ecdadı travmaya maruz kalan bir birey genetik faktörlere bağlı olarak gergin, stresli, sinirli, kaygılı olabilir.

Öte yandan travma nesilden nesile aktarılan bir şeydir. Çünkü birinci nesnenin (bu durumda anne oluyor) hayata bakış açısı, çocuğun da bakış açısını belirler büyük bir ölçüde. Bu sebeple eğer birinci nesnenin bakış açısında olumsuzluk varsa çocuk da öyle görür, yani nesneler arası ilişki travmaya yol açar. 

Dünün Mazlumu Bugünün Zalimi

Sürekli bir tehdit algısı ve yok edilme korkusu ile yaşayan kavim, meşruiyeti yokken kaçarak, saklanarak, gizlenerek tepki verdi. Meşruiyet kazandıktan sonra, artık hak gördükleri işkenceyi sergileyebilecekleri sahneye de sahip oldular. Peki neden travmaya maruz kalan kişi fırsat bulur bulmaz işkence ve şiddete başvurur? Çünkü, travma hastasında egonun kontrolü/işlevi kaybolur/devre dışı kalır. Ego devre dışı kalınca da bastırılan dürtüler ortaya çıkar. Travmaya maruz kalan bir kişinin saldırganla özdeşim neticesinde ortaya çıkan dürtüleri de saldırgan nitelikte olur. O nedenle ilk fırsatta saldırganlaşırlar. Bu durumda, eğer bir toplumu tek bir organizma olarak düşünecek olursak, ego (akıl, mantık, izan) devredışı kaldığı için id (dürtüler, gizli arzular) ön plandadır. Ve ortaya böyle bir saldırganlık çıkar. İstediğiniz kadar akla, mantıka, sağduyuya davet edin, işe yaramaz, çünkü o kısım devredışıdır. 

Madalyonun Bir De Öteki Tarafı Var

Bize terapiye gelen bazı danışanlarımız olur. Anlattıkları öykülerinde hep bir kurban rolündedirler. ‘Saçını süpürge eden’ mi dersiniz, ‘her türlü hakarete maruz kaldım ama yılmadım, vazgeçmedim’ mi dersiniz, ‘ömrümü yedi’ ler mi dersiniz… Peki, tüm buna rağmen neden boşanmazlar? E çünkü bundan sekonder kazançları var. Buradan besleniyorlar. Bu durum onların kendi şiddetini meşru kılıyor. Çocuklarına karşı tutumunu, aile içi ilişkilerindeki davranışlarını meşru kılıyor. Bu durum onların acınma, takdir görme, onore edilmesine de yarıyor. Demem o ki, bugün mazlum olan bir toplum, yarın eline bir fırsat geçerse zalimleşme ihtimali çok yüksek. Yoksa asırlardır kan davaları, kardeş kavgaları ve savaşlar neden devam etsin?

Dolayısıyla, bu sorunun çözümü toplumun en küçük birimi olan aileden başlayıp topyekün bir milletin çok kapsamlı ve derinlemesine analizinden ve terapisinden geçer. Teorik olarak mümkün mü? Evet. Pratik olarak yapılabilir mi? Çok zor. Çünkü sıra çözüme geldiğinde devreye başka değişkenler de giriyor. O değişkenler benim bilgi alanımın dışında olduğu için, yazıyı burada noktalıyorum.

Özetle, yas ve kayıpları ele almadıkça, sağlıklı bir yaşam pek mümkün görünmüyor.

Bu bağlamda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Vamık Volkan’ın ve Hannah Arendt’in kitaplarını önerebilirim:

1- Kimlik Adına Öldürmek

2- Kayıptan Sonra Yaşam

3- Nazi Mirası

4- Tarihi ve Psikolojik Boyutları ile Uluslararası Terörizm

5- Göçmenler ve Mülteciler

6- Kötülüğün Sıradanlığı

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir