İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KAVRAM ve BAĞLAM OLARAK BENLİK

Hiç kendi hikayenizi yazmayı denediniz mi? Kendiniz ile ilgili kendinizin oluşturduğu bir hikâye. Bir düşünün, neler yazardınız? Hikâyenin baş kahramanı olan siz, hikâyenin neresinde yer alırsınız? Bunu soruyorum, çünkü bazı danışanlarım bana hayat hikayelerini anlatırlar. İlginç ve hepsi birbirinden farklı hikayeler. Gel gör ki, hemen hemen hepsinin ortak bir yönü var.  Danışanlarım, kendilerini anlattıkları hikâyenin bir parçası olarak görür. Öyle bir hikâye ki, burada benliğin, yani hikâyeyi anlatanın kim olduğunun hiçbir anlamı yok.  Bu hikayelerde kavramlar ve olaylar tespih taneleri gibi dizilmiş, benlik o kavramlar ve olaylara sinmiş ve bir bütün haline gelmiştir. Yani benlik duygularımız, düşüncelerimiz, hislerimiz ve anılarımızın içine sinmiş durumdadır. Nasıl ki, eşi ve annesinin arasında kalan ve anlaşmazlıkların bir parçası olan birisinin sağlıklı karar alamayacağı gibi, hikayeye sinmiş benlikten sağlıklı analiz yapması da beklenemez. Benliğin analiz etme yetisi kaybolduğu için anlatılan bu hikâyelerde bir çözüm yok, buna ek olarak, danışanlarıma o hikâyeden yola çıkarak sunabileceğim tüm çıkış yollarının da kapalı olduğunu görüyorum. Çünkü benlik hikâyenin ta kendisi haline gelmiştir. Dolayısıyla, hikâyenin sonunda, bana geliş sebebi olan takıntı, kaygı, kaçınma davranışı ya da alkol kullanımı gibi davranış örüntüleri de sanki bu hikâyenin kaçınılmaz bir sonucuymuş gibi karşıma çıkıyor. ‘Ben ağlamayayım da kim ağlasın’ ya da ‘İçiyorsam bir sebebi var’ gibi rasyonalizasyon geliştirilmiş oluyor.

Sadece kendileri hakkında değil, aynı şey ‘diğer insanlar’ hakkında yazdıkları/anlattıkları hikayeler için de geçerli. ‘Diğer insan’ ile ilgili değerlendirmeler yorumlar ve düşüncelere o kadar dalmışlar ki, artık onlarla ilgili sağlıklı bir fikir yürütemiyorlar. Bu, aşağılama ve önyargının temelinde yatan süreçtir. Uzun vadede özellikle kişilerarası ilişkilerde sorunlara sebep olur.

Bu hikayeler durduk yere ortaya çıkmaz. Biz bunu yıllarca süregelen kişilerarası ilişkilere borçluyuz. Tıpkı dokuma işlemi sırasında, dokuma tezgâhında birbirinden farklı renklerde ipliklerin bir araya getirilip kumaşın dokunması gibi, kişilerarası ilişkilerimiz de deneyimlerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi ve anılarımızı farklı renk iplikler misali bir araya getirip hikâye ve kimliğimizi dokurlar.

Hepimizin erken yaşlardan itibaren ‘ben’ kavramı ile ilgili bir açıklaması, bir bilgisi vardır. Bana birisi ‘kimsin sen?’ diye sorduğunda hiç düşünmeden ‘ben bir doktorum’ ‘ben bir babayım’ ‘ben bir eşim’ şeklinde cevap veririm. İlk bakışta bu etiketler zararsız gibi duruyor. Eğer dikkat etmezsem, bu etiketlerim beni işlevselliğimi bozacak tuzaklara çekebilir. Şöyle örnek vereyim: diyelim ki ben ‘başarılı bir bilim insanı olmak istiyorsam, çok çalışmam lazım ama aynı zamanda aileme bağlı bir baba olduğum için onlara da yeterince vakit ayırmam lazım’ diye düşünüyorum. Bu durumda her ikisini de aynı anda yapamayacağıma göre birinden feragat etmem gerekecek. Hele ‘iyi bir baba olmak’ ve ‘başarılı bir bilim insanı olmak’ benim hayatıma yön veren değerlerim ise, çıkmaz büyür ve büyük bir sorun haline gelir. Karar vermem gerekecek. Nasıl ve neye göre karar vereceğim? Kim karar verecek? Elbette kararı verecek olan ‘ben’im. Burada çok dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, vereceğim karar benliğimin ebeveynlik ve bilimsellik ile ilgili duygu, düşünce, his ve anılarımın içine ne kadar sinmiş olmasına, yani kavramsallaştırılmış benliğime bağlılık düzeyime bağlı.  Çünkü alacağım davranışsal kararlarımın ardındaki itici güç, kavramsallaştırılmış benliğimdir.  Dolayısıyla iyi bir bilim insanı olmak için ailemi ihmal etmeyi göze alırım ya da her iki konuda da başarılı olabilmek için kendimi yıpratırım ve günün sonunda tükenirim.

Bazı danışanlarımız problemleri ile aşırı özdeşleşmiştirler. Hastalığını tarif ederken ‘Ben buyum’ ‘bu benim’ derler. Odaya girer girmez ‘ben bağımlıyım’ diyen danışanımızın kavramsallaştırılmış benliğe bağlılık düzeyi mutlaka değerlendirilmelidir. Öte yandan unutulmamalı ki, pozitif olarak değerlendirilebilecek kavramsallaştırılmış benliğe bağlılık da zararlı olabilir. Bunu bir örnek ile daha detaylı inceleyelim;

Diyelim ki bir danışan geldi ve kendini ‘ben bir polis memuruyum’ diye tanıttı. Buradaki ‘ben’ tarifi başlangıçta nötr ve zararsız gibi görülebilir. Hikayesinin devamında ‘polisler her zaman arkasını kollamak zorunda’ cümlesini getirdiğinde bile bu size mantıklı bir açıklama gibi gelebilir. Çünkü hakikaten her gün yüzlerce sorunlu insan ile karşılaşıyor ve hem kendilerini hem de bizlerin güvenliğini sağlamaya çalışıyorlar. Hikâyeyi biraz daha derinleştirdiğinizde şöyle bir cümle gelebilir: “Polis memurları, görev dışındayken bile her zaman arkasını kollamak zorundadır, çünkü hangi tehdidin nerede gizlendiğini asla bilemezsiniz. Biz polisler her zaman kararlı ve sert olmalı ve her an her şeye hazır olmalıyız. Asla duygularımızı belli etmemeliyiz çünkü bunu yapmak zayıflık göstermek ve zayıflık göstermek savunmasız olmak demektir. Asla gardımızı düşürmemeliyiz.” Burada başlangıçta zararsız gibi görünen ‘ben bir polis memuruyum’ ifadesinden çok daha fazlası olduğunu görüyoruz. İşin içine duygular, düşünceler ve keyfi çıkarımlar de girmiş durumda. Hikâyenin tamamını dinlediğinizde, aslında bu kişinin size geliş sebebinin öfke, gerginlik, sinirlilik ve üzüntü olduğunu, bunun da ailesi ile yaşadığı sorunlardan kaynaklandığını görürsünüz. Çünkü baskı, sürekli kontrol ve yasaklar nedeni ile eşi onu terk etmiştir ve çocukları iletişimi kesmiştir. Bu polis memuru ‘ben bir polis memuruyum’ kavramsal benliğine o kadar bağlıdır ki, iş dışında yani aile hayatında bile soğuk, mesafeli ve sert davranmakta, eşinin ve çocuklarının başına kötü bir şey gelmesin diye tüm hareket ve eylemlerini kontrol altında tutmakta ve en ufak bile olsa risk teşkil eden yerlere gitmesine engel olmaktadır. ‘Ben bir polis memuruyum, ailemi korumalıyım. Bunda yanlış olan ne var? Anlam veremiyorum’ der.

Görüldüğü üzere, her ne kadar ‘zararsız’ bile olsa kavramsal benliğe aşırı bağlılık psikolojik katılığa ve işlevsiz davranışlara sebep olmaktadır. Dolayısıyla, psikolojik esnekliği arttırmak ve bu işlevsiz davranış örüntüsünden uzaklaşmak için, danışanın bakış açısını değiştirmeye teşvik etmemiz gerekir. Kavramsallaştırılmış yani içerik olarak benliğin yerine “Orada bir yerde” ‘ondan öte ve ondan ziyade’ onu ve onun etrafında olup biteni gözlemleyen ve deneyimleyen, ve bunu yaparken düşüncelerden, hislerden bağımsız bir “O”, “gözlemleyen benlik-bağlam olarak benlik” geliştirmesine yardımcı olmamız lazım. Bu sayede biz hayatı olduğu gibi kabul edebiliriz.  Karşılaştığımız sorunlara karşı da esnek yanıtlar verebiliriz.

Bağlam Olarak Benlik Derken?

Kabul ve Kararlılık Terapisinin teorisyenlerine göre benlik bir deneyimden çok, deneyim için bir bağlam, bir arena gibidir. Örneğin aşağıdaki soruların ortak yönünün ne olduğuna bakalım: Ne yedin? Kiminle konuştun? Ne zaman yaptın? Bunu neden yaptın? Ortak olan tek şey, cevabı bir “ben” verecek olmasıdır. Yani, ‘ben’ aynı ama eylemler ve deneyimler farklı.

Kabul ve Kararlılık Terapisi metaforlar ve egzersizler sayesinde olayın/hikâyenin içindeki, yani bağlamsal olan “ben”i fark edilmesini, “ben” in olayın içinde olduğunu ama bununla birlikte bu olaydan ayrı bir şey olduğunu fark edilmesini amaçlar. Daha doğrusu, ‘ben’ hikâyede değil, hikâye ‘ben’de. Amaç, insanın o an yaşadığı veya deneyimlediği şeyi gözlemleyebilme yetisini geliştirmek. Bir olay var, kişi o olayı yaşıyor, ama yaşadığı olayı dışarıdan gözlemleyebiliyor.

Şöyle bir örnek verelim;

Ben 13 yaşında iken boyum daha kısa, daha zayıf, daha genç görünüyordum. Belirli bir dünyaya bakış açım, olayları değerlendirme şeklim vardı. Aile içinde ve toplumda belirli bir rolüm vardı. Zaman içinde tüm bunlar değişti ve bugün o günden bambaşka bir “ben” i görüyorum aynada. Bu zaman zarfında hayata bakış açım, saçlarım, yüzüm, boyum, kilom… yani her şeyim değişti. Değişmeyen bir tek o değişimi gözlemleyen “ben”. Bu değişimi farkeden ‘ben‘.

Şöyle bir 30 saniye zihnimizden neler geçtiğine odaklanalım. Aklımızdan o anda neler geçtiğini fark etmeye çalışalım. Burada fark ettiğimiz şey; ‘konuşan’ ve konuşulanı ‘dinleyen ve fark eden’ iki farklı zihnimizin olmasıdır. İşte bu dinleyen ve fark eden benlik bağlamsal benliktir.

Bunu birkaç egzersiz ile pekiştirelim:

Masanın üzerindeki herhangi bir kalem örneğinden yola çıkarak bağlamsal benliği ele alalım. (Siz herhangi bir nesne ile aynı alıştırmayı yapabilirsiniz)

Terapist:   (Kalemi tutar) Bu, mavi mürekkeple yazan, dışı siyah ve kenarında çatlağı olan siyah kapağı olan bir tükenmez kalem.  Bu konuda hemfikir miyiz?

Danışan:   Evet

Terapist:   Bence bu dünyanın en iyi kalemi. Bana kalırsa daha iyi bir kalem yok. Bu konuda hemfikir miyiz?

Danışan:   Hayır, çünkü benim bundan çok daha iyi kalemlerim var. 

Terapist:   Haklısınız. Kalemi tarif ederken ve kalem hakkında değerlendirme yaparken aradaki farkı görebiliyor musunuz? Ben bu kaleme “Dünyanın en iyi kalemi” derken kalemi tarif etmiyordum, kalem ile ilgili değerlendirme yaptım. Değerlendirme, benim kaleme yüklediğim anlam, kalem ile hiçbir ilgisi yok. Tıpkı sizin kendiniz ile ilgili ‘başarısızım’ değerlendirmeniz gibi. Bu sizde olan bir şey değil, sizin kendiniz ile ilgili değerlendirmenizdir, sizin tarifinizde bu yok.

Bu diyaloğu okuduktan sonra aklımıza muhtemelen ‘evet ama…’ ile başlayan bir cümle gelebilir. Ya da ‘başarısız’ olduğumuza dair bir gerekçe dile getirebiliriz. Bu durumda bir sonraki alıştırmaya geçebiliriz. Biz buna ‘Yapamam, çünkü...’ alıştırması deriz. Örnek vermek gerekirse ‘Başarısız olduğum için, tedaviye başlayamam’ cümlesinde kavramsal benliğin gerekçe ile füzyona uğradığını görebiliriz. Aşağıda örnek bir diyalog verilmiştir:

Terapist:    Görüşmemizin başından beri birkaç defa tedavi olmak istediğinizi ama başarısız bir insan olduğunuz için bunu yapamayacağınızı dile getirdiniz.

Danışan:    Evet, başarısızım ve tedavide de başarılı olamayacağım.

Terapist:   Bu konuda hiçbir şüpheniz yok gibi görünüyor. Benimle bir alıştırma yapmaya ne dersiniz?

Danışan:    Tabii, zaten kaybedecek neyim var ki?

Terapist:   Peki. Şimdi sağ elini kaldırır mısınız? (Terapist de sağ elinizi kaldırır.) Şimdi benim söylediklerimi aynen tekrarlayın: “Sağ elimi kaldıramıyorum … (Danışana her cümlenin ardından tekrar etmesi için zaman tanıyın.) Ben sağ elini kaldıramayacak biriyim. …. Sağ elimi havada tutamam …. Elimi bir saniye daha bu şekilde tutmak zorunda kalırsam ölebilirim …”

Gerekçeler bizi kavramsal benliğimize tutunmamızı sağlar. Benliğimiz geçmiş ve içsel deneyimlerimizden ayrı bir olgudur. Biz benliğimizi ve deneyimlerimizi birbirinden ayrı tutabilirsek A şeklinde düşünüp, B şeklinde hareket edebiliriz. Bu da bize psikolojik esneklik sağlar.

Şimdi kavramsal benlikten bağlamsal benliğe geçişteki bu süreçte bağlamsal benliğin daha iyi anlaşılabilmesi için bir metafor vereceğim:

Gökyüzü ve Hava Durumu Metaforu

Gökyüzü yağmur, fırtına, güneş, bulut gibi değişen tüm hava koşullarını kendi içinde barındırır. Bağlamsal benlik de tıpkı gökyüzü gibi düşünce, duygu, anılar ve duyumlarımızı kendi içinde barındırır. Şöyle ki;

Bir tarlanın ortasında, sıcak bir yaz gecesinde sırt üstü yattığınızı hayal edin. Karanlık bir gece gökyüzüne bakıyorsunuz ve gökyüzünün genişliğinde sayısız yıldız görüyorsunuz. Şimdi kendinizi gökyüzü olarak hayal edin. Yukarıdan aşağıya baktığınızda sürekli değişen hava durumunu fark edin. Hava değişse bile (örneğin, kara bulutlar içeriye girip geçerken) gökyüzünün değişmediğini fark edin. Biz insanların gökyüzüne benzeyen bir parçamız var. Bulutlar ve hava durumu sürekli değişen duygu ve düşüncelerimiz gibidir. Bazen düşüncelerimiz ve hislerimiz bir fırtına gibi karanlık ve korkutucu olabilir. Bazen güneşli bir bahar günü gibi hafif ve sıcaktırlar.

Hava durumu hakkında kesin olan şey, tıpkı düşünce ve hislerimiz gibi mutlaka değişeceğidir.

Tıpkı gökyüzünün hiçbir hava koşulundan etkilenmediği gibi, bağlamsal benliğimiz de ne kadar zor, acı verici olursa olsun, duygu ve düşüncelerimizden etkilenmez veya zarar görmez. Bütün deneyimlerimizi (düşünceler, duygular, duyumlar) içeren gökyüzü gibi bir parçamız var, ama deneyimlerimizle aynı değil. Onlardan daha büyük. Bazen bulutlar o kadar kalın olsa bile, onları içeren gökyüzünü göremeyiz, gökyüzü her zaman değişmeden kalır. Pratik yaparak, gökyüzü gibi olan bu deneyime (bağlamsal benliğe) erişmeyi öğrenebilirsiniz. Bu kısımdan zor düşünceler ve duygular ile diğer tüm düşünceler ve duygular için yer açabilirsiniz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir